Yağmurlu bir Salı akşamı, evde koltuğunuzda otururken telefonunuzun ekranını kaydırıyorsunuz. Karşınıza sisler içindeki bir İskoç yaylası, Norveç'te tek başına yanan bir kulübe ışığı ya da Tokyo'nun neon ışıklı arka sokakları çıkıyor.
O an göğsünüzün tam ortasında garip bir sızı hissediyorsunuz. Sanki orası sizin evinizmiş de, siz yanlışlıkla buraya, bu şehre ve bu hayata sürgün edilmişsiniz gibi. Orayı hiç görmediniz, o sokakta hiç yürümediniz, o havayı hiç solumadınız. Ama orayı özlüyorsunuz.
İşte Almanlar, bizim tek kelimeyle anlatamadığımız bu derin ve melankolik hisse bir isim vermişler: Fernweh.
Kelime anlamı olarak Heimweh (ev özlemi / sıla hasreti) kelimesinin zıddıdır. "Fern" (uzak) ve "Weh" (ağrı/sancı) kelimelerinin birleşimidir. Yani kelime anlamıyla; "Uzakların Sancısı".
Peki, insan hiç gitmediği bir yeri neden özler? Bu sadece bir tatil isteği mi, yoksa ruhumuzun bir yardım çığlığı mı?
Wanderlust Değil, Daha Derin Bir Yara
Öncelikle bu hissi popüler kültürün dilimize doladığı "Wanderlust" (gezme tutkusu) ile karıştırmayalım. Wanderlust, sırt çantanızı alıp yola çıkma arzusudur; enerjiktir, heyecanlıdır. Fernweh ise daha karanlık, daha hüzünlü ve daha pasiftir.
Fernweh, şu an bulunduğunuz yere ait olamama hissidir. O anki gerçekliğinizden, faturalardan, trafikten ve rutinden o kadar sıkılmışsınızdır ki, zihniniz size "ideal bir kaçış noktası" yaratır.
Alman Romantizm akımının ünlü ressamı Caspar David Friedrich’in tablolarını düşünün (Bulutların Üzerinde Yolculuk). Genellikle sırtı dönük bir figür, uçsuz bucaksız ve sisli bir manzaraya bakar. İşte Fernweh’in görsel karşılığı budur: Ulaşılamayanın güzelliği.
Coğrafi Bir İllüzyon: "Orada Olsam Mutlu Olurdum"
Yazar Alain de Botton, Seyahat Sanatı kitabında bu durumu acımasızca yüzümüze vurur. Bizler, o uzak diyarlara gittiğimizde hayatımızın mükemmel olacağını sanırız. İzlanda’da bir balıkçı kasabasına yerleşsek, tüm depresyonumuzun biteceğine inanırız.
Ama unuttuğumuz bir şey var: Oraya gittiğimizde, "kendimizi" de yanımızda götüreceğiz.
Fernweh, aslında bir mekan arayışı değil, bir "kimlik" arayışıdır. O sisli İskoç kasabasını özlerken, aslında oradaki kayalıkları değil; o kayalıkların üzerinde dururken hissedeceğimiz o "daha sakin, daha derin ve daha anlamlı" versiyonumuzu özlüyoruz.
Mesafe, hayal gücünün yakıtıdır. Bir yer ne kadar uzak ve bilinmezse, oraya o kadar çok anlam yükleriz. "Mavi" yazımızda bahsettiğimiz gibi; dağlar sadece uzaktan mavidir. Yanına gittiğinizde o büyü bozulabilir. Belki de bu yüzden Fernweh, gerçekleşmesinden çok "hayal edilmesi" gereken bir histir.
Paris Sendromu ve Hayal Kırıklığı
Bu özlemin peşinden gidip hayal kırıklığına uğrayanlar için psikolojide ilginç bir terim var: "Paris Sendromu". Genellikle Japon turistlerin yaşadığı bu durum, Paris'i kafalarında o kadar romantize etmeleri ve gittiklerinde karşılaştıkları gerçek (kalabalık, gürültü, kirlilik) karşısında fiziksel olarak hastalanmalarıdır.
Fernweh tehlikeli bir oyundur. Çünkü zihnimizdeki o "altın şehir", gerçek dünyada var olmayabilir.
Haritadaki Eksik Parça
Yine de bu hissi küçümsemeyelim. Fernweh, ruhumuzun hala hayal kurabildiğinin, beton duvarların ötesinde bir ihtimaller dünyası olduğuna inandığının kanıtıdır.
Belki o Norveç kulübesine asla gitmeyeceksiniz. Belki o trene asla binmeyeceksiniz. Ama o sızıyı hissetmek, o haritaya bakıp iç geçirmek de insan olmanın, bu dünyada bir "yer" aramanın en şiirsel halidir.
Bırakın içinizdeki o pusula, hiç gitmediğiniz o kuzeyi göstermeye devam etsin. Bazen sadece özlemek bile, varmaktan daha güzeldir.
Yorumlar
0Yorum yapmak ve alkış bırakmak için giriş yapmalısın.
Giriş YapHenüz yorum yok. İlk yorumu sen yazabilirsin.