Ana Sayfa Gündem Teknoloji Kültür Ekonomi Tarih Yaşam Sağlık

İstanbul Gerçekten Yaşanılamaz Bir Şehir Haline Mi Geldi?

İstanbul yaşanacak bir şehir mi, yoksa sadece hayran olunacak bir manzara mı? Bu kaosun içindeki estetiği ve şehri terk etme dürtümüzle savaşan o kadim bağı inceliyoruz.

İstanbul Gerçekten Yaşanılamaz Bir Şehir Haline Mi Geldi?

Dün akşam, Beşiktaş vapur iskelesinde eve dönmeye çalışırken yine o tanıdık his geldi. Etrafımdaki yüzlerce insanın yorgun yüzü, arkadan gelen korna sesleri ve martı çığlıklarının birbirine karıştığı o kakofoni... İçimden sessizce, "Bu şehir artık bizi istemiyor galiba," dedim.

Son zamanlarda hangimiz bu cümleyi kurmuyoruz ki? "Gideceğim buralardan," fikri artık bir eylem planı değil, İstanbul'da yaşamanın getirdiği kronik bir yan etki gibi. Peki, bu hissi yaşayan sadece biz miyiz, yoksa İstanbul gerçekten de "sürdürülebilir yaşam" sınırını aştı mı?

Bu konuyu biraz eşelediğimde, sorunun sadece bugüne ait olmadığını gördüm. İşin aslı, İstanbul tarih boyunca sakinlerine hiç huzur vermemiş.

Kaosun Tarihsel Tekerrürü

19. yüzyılda İstanbul'a gelen Fransız yazar Flaubert, mektuplarında şehrin güzelliğinden bahsederken, aynı zamanda çamur deryası sokaklarından, başıboş köpek çetelerinden ve bitmek bilmez yangınlardan yakınır. Ahmet Hamdi Tanpınar, Huzur romanında karakterlerine şehrin melankolisini (Hüzün) yükler. Yani İstanbul, hiçbir zaman "kolay" bir şehir olmamış. O, her zaman talepkar, her zaman yorucuymuş.

Ancak bugün yaşadığımız şey, o eski romantik melankoliden biraz farklı. Şehir planlamacıları buna "kentsel doygunluk" diyor. Bir metropolün, kendi sakinlerini kusmaya başladığı o kritik eşik.

Flâneur'ün Ölümü ve "Üçüncü Mekanlar"

Modern şehir teorisinde "Üçüncü Mekan" (Third Place) diye bir kavram vardır. Eviniz (birinci) ve işiniz (ikinci) dışında, para harcamadan vakit geçirebileceğiniz, sosyalleşebileceğiniz parklar, kütüphaneler veya meydanlardır bunlar.

İstanbul'da kaybettiğimiz şey tam olarak bu. Artık bir "flâneur" (şehirde aylakça gezen entelektüel) olmak imkansız. Çünkü yürüyecek kaldırım yok. Her boşluk, her manzara ticarileştirilmiş durumda. Deniz kenarında oturup sadece ufka bakmak bile bir mücadele gerektiriyor. Kurye motorlarının vızıldadığı dar kaldırımlarda yürümek, bir meditasyon değil, bir hayatta kalma savaşı artık.

Neden Hâlâ Buradayız?

Rasyonel olarak bakıldığında bu şehirde kalmak için hiçbir sebep yok. Pahalı, gürültülü, kalabalık ve tekinsiz. Ama vapura bindiğinizde, o çay bardağının ince beline vuran akşam güneşini gördüğünüzde veya eski bir sokakta erguvanların açtığına şahit olduğunuzda, mantık devre dışı kalıyor.

Buna "Stockholm Sendromu" demek haksızlık olur. Bu daha çok, "yüksek estetik bedel" ödemekle ilgili.

Dünyanın en yaşanabilir şehirleri listelerine bakın (Viyana, Kopenhag, Zürih). Hepsi mükemmel işleyen, sessiz ve düzenli yerler. Ama hiçbiri, size bir Boğaz akşamının vaat ettiği o "büyülü kaosu" sunamaz. İstanbul, size konfor vaat etmez; size "hissetmeyi" vaat eder. Ve ne yazık ki, çok hissetmek insanı yorar.

Şehri Tüketmeden Yaşamak

Belki de sorun, İstanbul'u "yaşanacak" bir yer olarak görmekte ısrar etmemizdir. Belki de burası, yaşanacak değil, "şahit olunacak" bir şehirdir.

Onu bir ev gibi değil, devasa, hareketli ve biraz da tehlikeli bir müze gibi düşünmeye başladığınızda, öfkeniz yerini kabullenişe bırakıyor. İstanbul, artık bizim konfor alanımız değil; her gün yeniden fethetmek zorunda olduğumuz bir mücadele alanı.

Ve biz, tüm o "gidiyorum" tehditlerine rağmen, ertesi sabah yine o vapura binip, bu güzel ama acımasız siluete bakmaya devam edeceğiz. Çünkü bazı aşklar, ne kadar toksik olursa olsun, bitirilemeyecek kadar güzeldir.

Ücretsiz Bülten

Kült Yazı

En yeni yazıları, önerileri ve güncellemeleri doğrudan e-posta kutuna al. Haftada bir, kısa ve öz.

Yorumlar

Henüz yorum yok. İlk yorumu sen yazabilirsin.

Bağlantı başarıyla kopyalandı